Osmanlı'da Devlet ve Hukuk Düzeni · III

Neden "Kanûnî"? Kanûnî Sultan Süleyman'ın Kanunnâmesi ve Örf ile Şeriatın Uzlaştırılması (XVI. Yüzyıl)

Özet

Bu çalışma, Osmanlı tarihinin en uzun saltanatına sahip hükümdarı Süleyman'a neden "Kanûnî" lakabının verildiği sorusundan hareketle, onun adıyla anılan kanun tedvininin niteliğini incelemektedir. Yaygın kanı, bu lakabı çoğu kez hükümdarın bizzat yeni ve özgün kanunlar koyduğu biçiminde anlar. Bu çalışma ise tam tersi bir varsayımdan hareket eder: "Kanûnî" sıfatı, yeni kanun icat etmekten çok, yüzyıllar boyunca birikmiş örfî hukuku derleyip şer'î hukukla uyumlu, tutarlı ve sistemli bir bütüne kavuşturmanın ifadesidir. Sorun, lakabın anlamı, bu uyumlulaştırmanın mimarı olan Şeyhülislam Ebussuûd Efendi'nin rolü, sentezlenen hukukun kazaskerlik ve kadılar eliyle mahkemeye inişi ile kanunun bölgesel uygulanışı üzerinden izlenmiştir. Yöntem kuramsal, tarihsel ve karşılaştırmalıdır: Osmanlı hukuk tarihinin temel ikincil kaynakları ile Ebussuûd'un hukukî mirasını çözümleyen literatür, yargı teşkilatının Selçuklu kökenleriyle birlikte okunmuş; örf ile şeriatın çatışma değil eklemlenme ilişkisi içinde nasıl bir arada tutulduğu sorusu merkeze alınmıştır. Çalışmanın kapsamı XVI. yüzyıl ile, yani klasik düzenin olgunlaştığı dönemle sınırlandırılmıştır.

Çalışma, Kanûnî dönemi kanun tedvininin asıl başarısının, hükümdar iradesine dayanan örfî hukuku şer'î hukukla çatıştırmadan, onun bıraktığı boşluklarda meşrulaştırarak ikisini aynı çatı altında tutmak olduğunu ileri sürmektedir. Bu sentezin somut örneği, toprak düzeninin, yani mîrî arazi rejiminin şer'î kavramlarla yeniden temellendirilmesidir; ve bu işin asıl ustası padişahtan çok onun şeyhülislamıdır. "Kanûnî" lakabını bir kişinin dehasına değil, bir düzenin olgunluğuna bağlayan bu okuma, Osmanlı klasik hukuk düzeninin zirvesini anlamak isteyen okuyucuya, kanun ile şeriat arasındaki ilişkiyi bütüncül bir çerçevede sunmayı amaçlamaktadır.

Anahtar kelimeler: Kanunnâme, Ebussuûd, Mîrî Arazi, Kazasker, Tedvin  ·  Keywords: Lawcode, Ebussuud, State-land, Kazasker, Codification

Tarih, Kanûnî Sultan Süleyman'ı çoğu kez seferleriyle, mimari eserleriyle ve sarayın ihtişamıyla anar. Oysa onu sonraki yüzyıllara taşıyan asıl sıfat, bir savaş ya da fetih sıfatı değil, bir hukuk sıfatıdır: "Kanûnî". Bu lakabın kendisi, üzerinde durmaya değer bir bilmece taşır; çünkü Osmanlı hukuk düzeninde asıl kaynak şeriat sayılırken, bir hükümdarın "kanun" ile özdeşleştirilmesi, ilk bakışta açıklanmayı bekleyen bir gerilim içerir.

Bu çalışmanın sorunsalı tam da bu lakabın anlamında düğümlenir: Süleyman'a "Kanûnî" denmesi, onun şeriatın yanına yeni bir hukuk mu koyduğunu, yoksa mevcut hukuku derleyip düzene mi soktuğunu gösterir? Eğer ikinci yorum doğruysa, "Kanûnî" sıfatı bir yenilik değil, bir olgunluk işaretidir; ve bu olgunluğun arkasında tek bir hükümdarın iradesinden çok, kanun ile şeriatı ustaca eklemleyen bir hukukî zihniyet bulunur.

İzlenen yol kuramsal ve tarihseldir; Osmanlı hukuk tarihinin yerleşik kaynakları ile Ebussuûd Efendi'nin hukukî mirasını çözümleyen literatürün karşılaştırmalı okunmasına dayanır. Çalışmanın kapsamı, klasik düzenin doruğa ulaştığı XVI. yüzyıl ile sınırlandırılmıştır; amaç, sıkça bir kişiye mal edilen bu hukukî atılımı, onu mümkün kılan kurumsal ve düşünsel zemine geri yerleştirmektir.

Bir Lakabın Anlamı: Yeni Kanun Değil, Düzenin Olgunluğu

"Kanûnî" sıfatını hükümdarın bizzat kanun yapıcılığıyla açıklamak, Osmanlı hukuk düzeninin işleyişini gözden kaçırmaktır. İnalcık'ın gösterdiği gibi, Süleyman dönemindeki kanun faaliyeti çoğunlukla yeni hükümler icat etmek değil, önceki padişahlardan devralınan örfî düzenlemeleri gözden geçirip derlemek, çelişkileri gidermek ve dağınık kuralları tutarlı bir bütüne kavuşturmak biçiminde gerçekleşmiştir.1 Başka bir deyişle bu dönemin katkısı, hukukun hacmini değil, düzenini ve iç tutarlılığını artırmaktır. Lakabın işaret ettiği şey de budur: bir kuruculuk değil, bir olgunlaştırma.

Bu olgunlaşmanın anlaşılması için örfî hukukun mantığını hatırlamak gerekir. Şeriatın doğrudan düzenlemediği alanlarda —toprak, vergi, idarî ceza, devlet teşkilatı— padişahın iradesine dayanan örfî kurallar yürürlükteydi; ancak bu kurallar zamanla çoğaldıkça, aralarında çelişkiler ve belirsizlikler birikiyordu. Süleyman dönemi tedvini, bu birikmiş malzemeyi elden geçirerek hem uygulayıcıya açık bir başvuru kaynağı sağladı hem de örfî hukukun keyfîlik suçlamasından arınmasına zemin hazırladı. Kanun, ancak derlendiğinde ve istikrar kazandığında gerçek anlamda "kanun" hâline gelir.

Dolayısıyla "Kanûnî" lakabı, bireysel bir dehanın değil, kurumsal bir eşiğin adıdır. Osmanlı, bu dönemde örfî hukukunu yalnızca uygulayan değil, onu sistemli biçimde gözden geçirip kayda geçiren bir devlet hâline gelmiştir. Bu eşik, hukukun hükümdarın kişiliğinden bağımsızlaşıp bir düzen olarak süreklilik kazanmasının da işaretidir; ve böyle bir eşiğin aşılması, tek başına saltanat iradesiyle değil, hukukî bilgiyle donanmış bir kurumla mümkün olmuştur.

Ebussuûd Sentezi: Örf ile Şeriatı Aynı Çatı Altında Tutmak

Kanûnî dönemi tedvininin asıl mimarı, çoğu kez sanıldığı gibi hükümdarın kendisi değil, dönemin şeyhülislamı Ebussuûd Efendi'dir. Onun tarihsel önemi, örfî hukuk ile şer'î hukuku birbirinin rakibi olmaktan çıkarıp birbirini tamamlayan iki düzen hâline getirmesinde yatar. Imber'in çözümlemesinin ortaya koyduğu gibi, Ebussuûd'un yöntemi, padişahın koyduğu kuralları şeriata aykırı ilan etmek yerine, onları şer'î kavramların diliyle yeniden ifade ederek meşru bir zemine oturtmaktı.2 Böylece kanun, şeriata rağmen değil, şeriatın tanıdığı boşluklarda ve onun onayıyla iş görür hâle geldi.

Bu sentezin en somut örneği, Osmanlı toprak düzeninin, yani mîrî arazi rejiminin hukukî temellendirilmesidir. Toprağın mülkiyetinin devlette, tasarrufunun ise çiftçide olduğu bu karma düzen, klasik fıkhın özel mülkiyet kategorilerine tam olarak uymuyordu; Ebussuûd, bu rejimi şer'î kavramlar aracılığıyla yeniden tanımlayarak hem uygulamadaki örfî düzene hem de şeriatın meşruiyetine aynı anda yaslanmasını sağladı.3 Bu, soyut bir hukuk tartışması değil, imparatorluğun malî ve toplumsal düzeninin tümünü ilgilendiren bir temellendirmeydi; çünkü toprak rejimi, vergiden askerlik düzenine kadar her şeyin dayanağıydı.

Ebussuûd'un başarısı, bir şeyhülislam olarak fetva ile kanunu aynı elde buluşturabilmesinden gelir.4 Dinî hukukun en yüksek yorumcusu sıfatıyla verdiği fetvalarla, padişahın örfî düzenlemelerini şer'î çerçeveye bağlaması, Osmanlı'da kanun ile şeriat arasındaki ilişkiyi bir çatışmadan bir iş bölümüne dönüştürdü. Bu iş bölümü, klasik düzenin istikrarının da sırrıdır: iki ayrı meşruiyet kaynağı, birbirini dışlamak yerine birbirini destekleyecek biçimde örülmüştür. "Kanûnî" lakabının gerçek mimarı aranıyorsa, ilk bakılacak yer hükümdarın tahtı değil, şeyhülislamın makamıdır.

Bu sentezin soyut bir ilke olmadığını, Ebussuûd'un kendi metinlerinde tek tek gerçekleştirilmiş bir işçilik olduğunu eklemek gerekir. Lütfiye Akgül'ün onun kanunlaştırmadaki rolünü inceleyen çalışmasının gösterdiği gibi, Ebussuûd, Budin Kanunnâmesi'nin mukaddimesindeki fetvalarıyla örfî arazi hukukunun esaslarını şer'î bir çerçeveye oturtmuş; padişaha arz ettiği meseleleri derlediği Maʻrûzât'ta ise şer'î hükümleri kanunî düzenin içine yerleştirmiştir.5 Bunlar, Osmanlı hukukunda içtihat ekseninden kanun eksenine geçişin somut belgeleridir; örf ile şeriatın uzlaşması, bir slogan değil, metin metin örülen bir hukuk pratiğidir. Bununla birlikte bu sentez, çağının düşünce dünyasında tartışmasız bir uzlaşı da değildi; Osman Cengiz'in XVI. yüzyıl Osmanlı düşüncesini Çivizâde, Ebussuûd ve Birgivî üzerinden okuyan incelemesinin ortaya koyduğu gibi, aynı dönem, fıkhî ve tasavvufî yorum farklarının canlı münakaşalara yol açtığı çok sesli bir ortamdı.6 Ebussuûd'un asıl başarısı, bu çok sesli ortamda kanun ile şeriatı işler bir dengede tutabilmesinde aranmalıdır.

Bu hukukun mahkemeye nasıl indiğini görmek için Ebussuûd'un kariyerine bakmak yeterlidir. O, şeyhülislamlığa gelmeden önce Rumeli kazaskeri, yani imparatorluğun yarısının en yüksek yargı ve kadı tayin merciiydi; sentezlediği hukuk, kazaskerlik makamı ve ona bağlı kadılar eliyle doğrudan mahkeme pratiğine dönüşüyordu.7 Bu yargı hiyerarşisinin kökleri de Selçuklulara, Nizâmü'l-Mülk'ün kurduğu Nizâmiye medreseleriyle kurumsallaşan Hanefî ilim ve kazâ geleneğine uzanır; kadılkudâtlıktan kazaskerliğe ve nihayet şeyhülislamlığa giden çizgi, Osmanlı'nın yine devraldığı bir mirası kendi merkezî düzenine bağlamasının bir örneğidir.8 Böylece Ebussuûd'un sentezi yalnızca bir fikir değil, medreseden mahkemeye uzanan kurumsal bir zincir aracılığıyla işleyen bir düzendi; örf ile şeriatın uzlaşması, ancak bu zincir sayesinde imparatorluğun en uzak kazasındaki davaya kadar ulaşabiliyordu.

Tek Kanun, Çok Yüz: Genel Kanunnâme ve Sancak Kanunnâmeleri

Kanûnî dönemi hukuk düzeni, tek tip ve her yere aynen uygulanan bir metin değildir. İmparatorluğun genelini ilgilendiren genel kanunnâmenin yanında, her sancağın kendi koşullarına göre düzenlenmiş sancak kanunnâmeleri yürürlükteydi; bu yerel metinler, bölgenin fethedilmeden önceki vergi ve toprak teamüllerini büyük ölçüde tanıyarak Osmanlı düzenine eklemliyordu.9 Böylece tek bir hukukî çerçeve, yerel farklılıkları silmek yerine onları içine alarak işliyordu. Bu, merkezîleşme ile esnekliğin aynı düzen içinde bir arada tutulabildiğinin göstergesidir.

Bu çeşitlilik, klasik Osmanlı hukukunun zaafı değil, gücüdür. Farklı bölgelerin yerleşik teamüllerini tümüyle reddetmek yerine onları tanıyıp düzenleyen bir hukuk, hem yönetilen nüfusun rızasını kolaylaştırır hem de yönetimin sürtünmesini azaltır. Genel ilke ile yerel uygulamanın bu iki katmanlı yapısı, imparatorluğun birbirinden çok farklı coğrafyaları nasıl tek bir düzen altında tutabildiğinin de anahtarıdır; ki bu mesele, bu serinin son çalışmasında eyalet sistemi üzerinden ayrıca ele alınacaktır.

Ebussuûd sentezini bir hukukçunun gözüyle yeniden çerçevelemek, onun teknik inceliğini görünür kılar. Burada yapılan, birbirinden bağımsız iki normatif düzeni —hükümdarın iradesine dayanan örfî hukuk ile aşkın kaynaklı şer'î hukuku— tek bir meşruiyet çatısı altında uzlaştırmaktır; örf, kanunnâme ve şer' kavramlarının iç içe geçtiği bu yapıda şeyhülislam, bir tür meşruiyet denetimi makamı gibi işleyerek kanunun şeriata uygunluğunu tasdik eder.10 Hukuk tarihçiliğinde de vurgulandığı gibi, padişahın bizzat İslam hukukuna bağlı sayıldığı bir düzende şeyhülislamın fetva yetkisi, iktidarın hukukla sınırlandırılmasının teorik ve kurumsal zeminini oluşturuyordu.11 Mîrî arazi rejiminin özel mülkiyetten ayrı, kamusal bir toprak düzeni olarak temellendirilmesi de aynı hukukî zihniyetin ürünüdür. Siyaset bilimi açısından bakıldığında bu sentez, bir devletin meşruiyetini tek bir kaynağa yaslamak yerine iki kaynağı birbirini destekleyecek biçimde örmesinin, yani çoğul meşruiyeti kurumsallaştırmasının klasik bir örneğidir.

Sonuç olarak, "Neden Kanûnî?" sorusunun yanıtı, hükümdarın bireysel kanun yapıcılığında değil, onun döneminde olgunluğa erişen bir hukukî düzende aranmalıdır. Bu düzen, örfî hukuku derleyip sistemleştirmiş, onu Ebussuûd eliyle şer'î hukukla uzlaştırmış ve genel ilke ile yerel uygulamayı aynı çatı altında birleştirmiştir. Süleyman'a "Kanûnî" denmesi, bu olgunluğun bir hükümdarın adında simgeleşmesidir; ama o adın arkasında, bir kişinin iradesinden çok bir düzenin kemâli durur. Klasik dönemin zirvesi de işte bu kemâlin adıdır.

Kaynakça

  1. Akgül, Lütfiye. Osmanlı Devleti'nde Kanunlaştırma Sürecinde Şeyhülislam Ebussuûd Efendi'nin Rolü ve Maʻrûzât-ı Ebussuûd Efendi'nin İncelenmesi. Doktora tezi, İstanbul Üniversitesi, 2024.
  2. Akgündüz, Ahmet. "Ebüssuûd Efendi." TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 10, 365-371. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, 1994.
  3. Berber, Emre ve Abdullah Vefa Karataş. "Padişahın Denetlenmesinde Şeyhülislamın Rolü." Kırıkkale Hukuk Mecmuası, c. 2, sy. 1 (2022): 235-262.
  4. Cengiz, Osman. XVI. Yüzyıl Osmanlı Düşüncesinin Kaynakları (Çivizâde-Ebussuûd-Birgivî). Doktora tezi, Pamukkale Üniversitesi, 2018.
  5. Erkul, Fikriye. "Osmanlı Devleti'nde Hukukun Kökeni: Örfî Hukuk, Kanunname ve Şer' Kavramı." Sinop Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, c. 7, sy. 1 (2023): 732-751. https://doi.org/10.30561/sinopusd.1275865
  6. Imber, Colin. Ebu's-su'ud: The Islamic Legal Tradition. Edinburgh: Edinburgh University Press, 1997.
  7. İnalcık, Halil. "Kanunnâme." TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 24, 333-337. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, 2001.
  8. İpşirli, Mehmet. "Kazasker." TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 25, 140-143. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, 2002.
  9. Turan, Osman. Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti. İstanbul: Ötüken Neşriyat.

Sonnotlar

  1. İnalcık, "Kanunnâme," 335-336.
  2. Imber, Ebu's-su'ud, örf-şeriat ilişkisine ilişkin çözümleme.
  3. Imber, Ebu's-su'ud, mîrî arazi rejimine ilişkin bölüm; krş. İnalcık, "Kanunnâme," 336.
  4. Akgündüz, "Ebüssuûd Efendi," 365-368.
  5. Akgül, Ebussuûd Efendi'nin Kanunlaştırmadaki Rolü ve Maʻrûzât, Budin Kanunnâmesi mukaddimesi ve Maʻrûzât'a ilişkin değerlendirme.
  6. Cengiz, XVI. Yüzyıl Osmanlı Düşüncesinin Kaynakları, dönemin fıkhî-tasavvufî münakaşalarına ilişkin değerlendirme.
  7. İpşirli, "Kazasker," 140-143; kazaskerlik makamı ve kadı tayinindeki rolü.
  8. Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, Nizâmiye medreseleri ve Selçuklu kazâ geleneğine ilişkin değerlendirme.
  9. İnalcık, "Kanunnâme," 336-337.
  10. Erkul, "Osmanlı Devleti'nde Hukukun Kökeni," örf, kanunname ve şer' kavramlarının ilişkisine ilişkin değerlendirme.
  11. Berber ve Karataş, "Padişahın Denetlenmesinde Şeyhülislamın Rolü," 235-262; şeyhülislamın fetva yetkisinin iktidarı sınırlayan kurumsal işlevi.

Bu metin bilimsel tartışma ve bilgilendirme amaçlı bir çalışmadır; hukuki danışmanlık niteliği taşımaz. Taslak metindir; sonnotlardaki sayfa numaraları yazarın nihai onayında kesinleştirilecek ve metin yayımlanmadan önce gözden geçirilecektir.